19 Mart 2016 Cumartesi
  • DOLAR2,8665
  • EURO3,2335
  • BIST82.943
Sağanak Yağışlı
11°C
Habibe Altop
Habibe Altop

Bugünün Işığında 8 Mart Dünya Kadınlar Günü İle Yüzleşme

IMG_1054159 yıllık bir hak arayışı, 1857 yılının 8 Mart günü New York’ta bir tekstil fabrikasında çalışan kadın işçilerin başkaldırmalarıyla başladı. Ardından 1915’te Birleşmiş Milletler 8 Mart’ı Dünya Kadınlar Günü ilan etti.

O gün bugündür dünya üzerindeki kadınlar erkeklerle eşit haklara kavuşmak için mücadele veriyorlar. Her yıl 8 Mart günü gazetelerde, dergilerde, televizyon programlarında günün anlam ve önemine dair konuşmalar yapılıyor, kadının durumundaki değişiklerden bahsediliyor. Her yıl 8 Mart daha büyük kalabalıkla daha büyük coşkuyla kutlanıyor. Ancak dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadın hala dünya gelirinin yüzde 10’una, dünya mülkiyetlerin yüzde birine bile sahip bulunmuyor.  Hele karar mekanizmasında olması gereken kadın sayısı olması gerekenin çok altında.

Avrupa Konseyi 22 Şubat 1985’te “Kadının 10 Yılı” süresinin sonunda kadının statüsünün iyileşmesi için devletlerin bir “Kadın Politikası” gütmelerini belirtti.

Uluslararası bir hukuk aracı olan Birleşmiş Milletler, 1981 yılında CEDAW (Convention on the Elimination of all Forms of Discrimination Against Women) sözleşmesiyle kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın önlenmesine ön ayak oldu.

Türkiye’nin de 1985’te katıldığı CEDAW kadın – erkek eşitliğinin sağlanabilmesi için öncelikle kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılmasını öngören, olayı toplumsal, ekonomik, siyasi, kültürel ve sosyal psikolojik boyutları ile bir bütün olarak mütalaa eden, ilk ve tek uluslararası hukuk aracıdır.

CEDAW sözleşmesinin çıkış noktası “eşitlik” değil ayrımcılığın yok edilmesidir. Esasen sözleşmeye taraf devletler cinsiyete dayalı ayrımcılığı yok etmeyi taahhüt ettikleri oranda örf, adet ve uygulamalarla etkin bir mücadele yürütme yükümlülüğünü üslenmiş bulunmaktadır. İşte tam bu noktada çelişkiler gerçekleşiyor.  Bu çelişkiler arasında “Mirastan eşit pay alamama, çok eşlilik, kadın bedeni üzerinde toplumsal değerlere dayalı oluşturulan kontroller, ev içi ve dışında salt kadın olduklarından ötürü şiddet ve tacize maruz kalmaları,  ekonomik ve politik üretime yönelik faaliyetlere ve kaynaklara ulaşmada eşitsizliği örnekler arasından sayabiliriz.”

Halbuki Atatürk ve yakın çevresi daha 1920’lerde Cumhuriyetimizin ilk yıllarında, kadın politikasını Türk Hukuk Devrimi içinde uygulamaya başladığı yıllardır. Bunun ilk adımı, kadınların insan haklarına sahip olabilmenin ön koşulu laik nitelikli kanunların kabulü ile atılmıştır.  1926’da Türk Medeni Kanunu ve 1934’te Kadına Siyasal Hakların tanınması ile kadın devrimi başlatıldı.  Kuşkusuz yasalar insan haklarının kazanılmasında gerçekten ön adımdır. Fakat esas sorun kırsal kesimdeki kadınına bu hakların nasıl ulaştırılacağı oldu. Kadın – erkek eşitliğinin sağlanmasında, kadınların haklara sahip olmaları ilk ve en gerekli adım ve bu hakları kullanabilmeleridir.  Maalesef politikacılarımız kadına yönelik eşitlik taleplerine karşı “kutsal ailenin” korunması gereğini savunurken temeli olan kadının insan haklarına sahip olabilme ve kullanabilmesi bir dizi uluslararası insan hakları söylemi içerisinde bile başarılı olamamıştır.

21.yüzyılın ışığında ülkemizde kadının içinde bulunduğu durum rahatlatıcı değildir. Her duyarlı kişinin hissettiğini hissediyor ve “nerede yanlış yaptık?” sorusuna cevap arıyorum. Yakalarımızı süsleyen Atatürk rozeti ile ona olan minnet borcumuzu ne kadar ödüyoruz? “Atam senin izindeyiz” mesajını yaydığımız kesin ama felsefesini yaşamımızın içinde ne kadar yer veriyoruz?

Atatürk rozeti,  Atatürk portresi ile “onun izinde olduğumuz” mesajını veriyoruz.  Ancak ben yine de o rozete ve portreye sahip olmanın bir “marka” cekete sahip olmanın ötesinde bir sorumluluk ve duyarlılık getirdiğine inanıyorum.  Çeşitli kadın dernekleri ve sivil toplum örgütlerine üye hemcinslerimizin de yakasını süslüyor ve biliyoruz ki kadının kurtuluşu ve özgürleşmesi Atatürk ürünü olmuştur.  Atatürk yalnız yurdun değil, Türk kadınının da kurtarıcısıdır.  Atatürk rozetli Cumhuriyetçi erkeklerimiz de kadınlarımız “başımızın tacı” diye toz kondurmazlar, kadınlarına verdikleri değerden kendilerinin ne kadar çağdaş oldukları için övünür dururlar.

Politikacılarımız da uluslararası kamuoyunda kadın hakları konusunda verilen önemin bir “yükselen değer” niteliğini kazanması ile de saygınlık aracı olarak kadın hakları konusuna uzak durmayı pek göze alamamaktadırlar.

“Cennet anaların ayakları altındadır” söylemini sakız yapan politikacılarımız cennetlik ananın eş, kız evlat olması halinde sosyolojik ve geleneksel ilke ve değerlerimize ters düşecektir diye kadının salt kadın olduğu için engelleri aşamıyor. Fakat şu gerçeği kulak arkası etmemek gerekir, töre kuralları yasalara, toplumsal ve ekonomik olaylara göre her zaman daha yavaş değişiyor.  Eski mitler az çok varlıklarını aynı bireyde çelişkili biçimde yeni değerlerle karışık olarak varlıklarını sürdürdüğünü görüyoruz.

Oysa Atatürk “Kadın Devrimi’ni” 1926’da başlattı.  Ama çok partili yaşama geçiş sürecinde kadın sorununun varlığı kabul görmez oldu.  Halbuki 1950’lerden başlayarak tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de büyük değişmeler yaşandı.  Özellikle 1960’lardan zamanımıza kadar başlayan sosyal devlet anlayışı, endüstrileşme, kentleşme ve eğitimin yaygınlaşmasından yararlanan kadınların bilinçlenmesi ve giderek artan çalışma yaşamına katılmaları ister istemez kadın-erkek ilişkilerinde değişmelere yol açtı.  Tam da burada yasalar hayati önem arz ediyor.  Maalesef politikacılarımız devamlı “süratle kalkınma”, “çağı yakalayıp aşmak”, ” dünyaya Türkün sesini duyurmak” gibi söylemlerle milletimizin refahını en ileriye taşımak olduğunu söyleyip durdular.

Günümüzde küreselleşen ekonomi ile iletişim teknolojisinde kaydedilen baş döndürücü gelişmeler karşısında politikacılarımız epeyce şaşkınlık yaşıyor. Kadın politikaları da bu şaşkınlıktan epeyce nasibini almış görünüyor. Kadın meselesi halen insan haklarına ilişkin çağdaş norm ve beklentilerin dışında “ezilmiş kadın” meselesinden öteye taşınamıyor. Hatta 21. yüzyılda “kadın insan mı?” sorgulanıyorsa o zaman kadının tarih boyunca toplum tarafından nasıl şekillendirildiğine bakmak lazım.

Doğanın gereği kadınların anne ve ev kadınları olduklarını ve bunun tüm tarihsel süreç içinde böyle olduğunun kabulü, kadın üzerinde kurulan iktidar nedenidir. Fakat gerçekler çok daha karmaşık.  Hepimiz için malum, ilk toplulukta kadın – erkek, yaşlı genç olarak biyolojik farklılaşma dışında hiç bir farklılaşma bulunmadığı var sayılırdı.  Ancak Anadolu’da yapılan kazılar çok önemli bulguların ortaya çıkmasını sağlamıştır.  Tarımın erkekler tarafından yönlendirip denetim altına alınmasından önce ana erkinliğin egemen olduğu bugün bilimsel verilerle pekiştirilmiş bulunmaktadır.   O dönemlerde kadınlar erkeklerle eşit olmak şöyle dursun, iktidar ve denetime de sahiptiler.

Bu alanlardaki büyük değişimin temelinde elbette sosyo – ekonomik yapı değişikliği yatmaktadır. Tarımın yaygınlaşması ile birlikte kentler ortaya çıktı. Tarımın sağladığı ürünün artı değerinden yararlanan kentlerde egemenlik kuran kralların korunması ihtiyacı belirdi.  Böylece iş bölümü yapıldı.  Erkekler savunma görevlerini üstlenirken, kadınlar çocuk doğurmak, toprağı işlemek ve yiyecekleri değerlendirmek gibi işlevleri benimsediler. Bu iş bölümü zihniyet açısından önemli bir dönüşüm getirdi.

Daha önceki dönemlerde güç, kadın doğurganlığının gizemliliğinde aranırken bu kez yaratma fiili yaratanı Tanrı’nın sözü oldu.  Hem Batı hem de Doğu geleneğinde kadına tanınan yaşamı yaratma kudreti elinden alınmış oldu.  Ortaçağ ve Yeniçağda kadınlar hep baskı altında tutulmuştur. Hatta Ortaçağ’da Avrupa’da Şeytanla bir olup tüm kötülüklerin anası olduğu tezi Amerika Birleşik Devletlerinde  “cadı davaları” adı altında mahkeme zabıtlarına konu olmuştur.  Tüm Ortaçağ ve Yeniçağ boyunca kadına ikinci sınıf yaratık gözü ile bakılmıştır.

Fakat zaman içinde Katolik Kilisesi Kutsal kitaplara meydan okur gibi görünen bilimle yüzleşti. Cumhuriyetçi laik düşünceler, demokrasi, kadın özgürlük hareketi, evlilik öncesi cinsel ilişkilerin, evlilik dışı doğumlar, doğum kontrolünün yasalaşması yani bin bir “şeytani yenilikle” yüzlesen kilise uyum sağlamadan önce ise daima sertleşerek başlamıştı. Defalarca Katolik Kilisesi kendini itilmiş, ihanete uğramış ve hırpalanmış hissetti.  Fakat maddi ve entelektüel açıdan dönüşüme uğrayan toplumlar Hristiyanlığı da dönüşüme uğrattı. Kısacası Hristiyanlık Avrupa’yı şekillendirmişse, Avrupa’da Hristiyanlığı şekillendirdi.

Halbuki eski Türklerde kadın toplumsal yaşama katılır, dinsel törenlere iştirak eder, hatta bu törenlerde başkanlık yapardı.  Türk hükümdarlar yabancı elçilerin resmikabullerinde, hükümdarların eşleri yani “hatunlar” da toplantıya katılırlardı.  Eski Türklerde siyasi – idari faaliyetlere katılan kadın siyasal nüfusunuda kullanabilmişti.

Osmanlı Devletinde ise kadın toplumdan soyutlanmış kafes arkasına alınmıştır. Ancak 1900 lerde başlayan Meşrutiyet dönemindeki düşünce akımları kadın konusuna önem vermiştir.  Fakat Atatürk ile Türkiye Cumhuriyetinde tam anlamıyla hukuksal eşitlik yaşandı. Atatürk böylece çağdaş dünyanın “modern”, “demokratik” ya da uygar diye nitelenen bölümü arasında can alıcı bağ kurdu. Maalesef ülkemizde bugüne kadar uygulanan geleneksel kadın politikası Cumhuriyetin ilanı ile kadın sorunu çözümlendi idi. Fakat görüyoruz ki, hukuki anlamla eşitliğin var olması bu eşitliğin uygulandığı anlamına gelmiyor.

20.yüzyıl bize hiçbir doktrinin mutlaka kendiliğinden özgürlükçü olamayacağını hepsinin, komünizmin, liberalizmin, milliyetçiliğin, büyük dinlerden her birinin hatta laikliğin bile kontrolden çıkabileceğini yozlaşabileceğini acı gerçekler öğretmiş oldu.

Hâlbuki İslam, Hristiyan toplumların hiçbir şeyi hoş görmedikleri bir devirde yüzyıllar boyunca bütün dünyada yan yana birlikte yaşamanın en ileri biçimini yaşadı. Uzun zaman yan yana birlikteliği uygulamış olan Müslüman dünyası neden fanatizmin kalesi olarak görülüyor? Hristiyanlıkta din adına işkence yapıldığını, zulüm uygulandığını, katliamlara girişildiğini ve kadınların ezildiğini görmek için birkaç tarih kitabi karıştırmak yeterli olur. Bütün bu yaşanmış olanlar Hristiyanlığın saf ürünü değil.  Acaba Hristiyanlık demokrasi ruhunu on dokuz yüzyıl saklayıp yüzünü 20.yüzyilin ortalarında mı gösterdi?

Çoğumuz çağdaşlarımıza atalarımıza olduğundan daha fazla yakınız.  Sadece dış görünüşte kıyafette,  hal ve tavırda,  yaşam biçiminde değil hatta ahlak kavramlarında ve düşünce alışkanlıklarında da.  Ama dilimize dinimize kültürümüze bir tehdit hissettiğimiz zaman direniyoruz. Bu nedenle içinde bulunduğumuz dönem uyum ve uyumsuzluk gibi ikili bir atmosfer içinde geçiyor. Durum görüldüğünden daha karmaşık ve hiç bir açıklama tatmin edici olamıyor. Hele kadın politikasının nasıl çelişki içinde olduğunu görmemek mümkün değil.

Bugün küresellik iddiasındaki her görüş hepimizde bir güvensizlik uyandırıyor.  İdeolojilere karşı, mutlu yarınlara karşı, politikaya, bilime, akla hatta modernliğe karşı güvensizlik. Eminim bazılarımızın içinden bir çırpıda ya her şeyi reddederek dünyalaşmaya,  küreselleşmeye egemen Batıya ya da Amerika’ya karşı lanetler okumak geliyor;  ya da tam tersi kim olduğumuzu nereye gittiğimizi bilmeden her şeyi kabul edip sindirmeye hazır olma. Böyle tepkiler hem kişilere hem de toplumları felakete götürebilir. İletişim ve bilgiye erişme alanlarındaki baş döndürücü ilerlemenin bizim için “iyi” mi  “kötü” mü olduğunu sormamız işe yaramıyor,  bu gerçekle birlikte geleceğimizi nasıl etkileyeceğimiz önem kazanıyor.

21’inci yüzyılın kadını, toplumun beklentilerini karşılamak için güçlü, bilgili, yetenekli, yaratıcı ve de başarılı olması gerekiyor.  Fakat bütün bu beklentileri gerçekleştirirken kendine yıllarca yakıştırılan geleneksel özelliklerden de uzaklaşmaması ön görülüyor. O nedenle günümüzdeki kadın liderlere çok iş düşmekte. Başarıları ve deneyimleriyle kadın stereo tipini bozma mücadelesini verebilirler. Şüphesiz her insan gibi kadında başarısız olabilir, ama bu başarısızlığın nedeni kadınlığına bağlanmamalıdır.

KÖŞE YAZISINI PAYLAŞ :


Web Tv Haber
Sitemizde yayınlanan tüm haberlerin telif hakları haber kaynaklarına aittir. Haberlerin kopyalanması yasal açıdan kesinlikle yasaktır!
Copyright © 2015. Tüm Hakları saklıdır.